Kimyanın bir
bilim dalı olarak gelişimi geçtiğimiz 300 yılda gerçekleşmiştir. Fakat
insanların maddenin doğasını anlama ve değiştirme isteği binlerce yıl öncesine
dayanmaktadır.
İnsanlar eski
çağlarda; internet, lcd televizyon, küresel ısınma hatta dünyanın bir küreye
benzediğinden habersiz oldukları dönemlerde bile, çevrelerinde olan bitenleri,
yaşadıkları dünyaya hakim olan güçleri açıklama ihtiyacı hissetmişlerdir. Bunun
sonucu olarak hayal gücü tüm insanlığı ele geçirmiş, insanlar kendi mitlerini
yazmış, hatta kendi yazdıkları hikayelerin esiri olmuşlardır.
Element
kavramı ilk kez M.Ö. 18. yy'da yazılmış olan "Enuma Elis"te; Babil
mitolojisinde karşımıza çıkmaktadır. Bu yazıtlarda dünyada deniz, toprak,
gökyüzü, ateş ve rüzgar olmak üzere beş elementin hüküm sürdüğü öne
sürülmektedir.
İnsanlar ilk
dönemlerde deney yapmaksızın, yalnızca gözlemlerine dayanarak maddenin yapısı
ve özellikleri ile ilgili fikirler ortaya atmışlardır. İlk ortaya
atılan fikirler tüm maddelerin temelini oluşturan bir ana maddenin (temel tözün) bulunduğu yönündedir.
M.Ö.
500'lerde Miletos'ta yaşayan Thales dünya üzerindeki ilk filozof olarak kabul
edilmektedir.
Thales bütün maddelerin temelinde suyun bulunduğunu söylemiştir.
Yeryüzü suyun üzerine kurulmuştur, çevremizdeki tüm maddeler su elementinden
türetilebilir.
Thales bütün maddelerin temelinde suyun bulunduğunu söylemiştir.
Yeryüzü suyun üzerine kurulmuştur, çevremizdeki tüm maddeler su elementinden
türetilebilir.
İlerleyen
yıllarda Miletos'lu Anaksimandros, Thales'in fikrine karşı çıkarak evrendeki
temel tözün su ya da bilinen başka bir element olamayacağını öne sürmüştür.
Herşeyin temelini oluşturan maddenin sonsuz miktarda bulunması gerekir. Eğer
doğadaki elementlerden biri temel töz olsaydı, diğer tüm elementleri egemenliği
altına alırdı. Bu durumda ana element dışındaki tüm maddelerin yokolması
gerekirdi. Oysa doğadaki tüm elementler biribirine karşıt özelliklere sahiptir
ve aralarında bir denge bulunur. Temel töz bu evrensel karşıtlıkta tarafsız
davranacak, bilinenlerin dışında bir madde olmalıdır.
M.Ö. 400'lere
gelindiğinde Anaximenes her şeyin temelinde havanın bulunduğunu öne sürmüştür.
Hava tüm yeryüzünü çevreler. Vücudumuzu bir arada tutan kuvvet, bize yaşam
veren soluğumuz havadır.
Havanın
süzülmüş, inceltilmiş hali ateştir. Eğer hava yeterince sıkıştırılırsa önce
suya, sonra toprağa ve taşa dönüşür. Günümüzdeki bilgilerimiz de Anaximenes'in
fikirlerini kısmen doğrulamaktadır. Gazlar yüksek basınç altında
sıvılaştırılabilir hatta katı hale gelene kadar sıkıştırılabilirler.
Xenophanes
her şeyin toprak ve sudan meydana geldiğine inanıyordu.
Herakleitos
ise ateşi temel töz sayıyordu. Herşeyin, yanan bir maddenin alevleri gibi başka
bir şeyin ölümüyle doğduğunu düşünüyordu. Ona göre dünya karşıt kuvvetlerin
dengesi üzerine kuruluydu. "Her gün yenidir güneş" sözünden de
anlaşılacağı üzere, maddenin sürekli bir değişim içerisinde olduğunu
düşünmekteydi.
Herakleitos'a
göre insan ruhu ateş ve sudan oluşmaktadır. Ateş, soylu ve bilge olan yönümüzü;
su ise soysuz, zayıf, zevk düşkünü yönlerimizi simgeler.
Aynı yüzyılda
yaşayan Anaksagoras, maddenin sonsuz ölçüde bölünebileceğini, elde edilecek en
küçük taneciklerin bile tüm elementleri yapısında barındırdığını öne sürdü.
Elementlerden hangisinin miktarı fazlaysa, madde ona benzemeliydi.
M.Ö 440
yılında tarih sahnesinde yerini alan Empedokles tüm bu fikirler için
birleştirici bir rol oynamıştır. Doğada ateş, su, toprak, hava olmak üzere dört
element bulunmaktadır. Bu elementler farklı oranlarda birleşerek çevremizdeki
maddeleri oluştururlar.
Bu
elementleri etkileyen iki kuvvet vardır; sevgi ve çatışma. Sevgi maddeler
arasındaki çekim kuvvetlerini, elementlerin bir araya gelmesini, çatışma ise
maddenin parçalanmasını ve bileşenlerine ayrılmasını simgeler. Bu iki kavram
günümüzdeki kimyasal bağ kavramına karşılık gelmektedir.
Empedokles
aynı zamanda suyun içerisine ters çevirilerek batırılan kovanın içerisine suyun
dolmadığını gözlemlemiş, buna dayanarak havanın yalnızca boşluk değil, aynı
zamanda bir madde olduğunu kanıtlamıştır. Bu örnekte de görüleceği gibi ortaya
atılan çoğu teori oldukça basit ilke ve gözlemlere dayanmaktadır.
Her element
farklı bir takım niteliklere sahiptir. Ateş kuru ve sıcak, toprak kuru ve
soğuk, su ıslak ve soğuk, hava ıslak ve sıcaktır.
Aristo bu
dört elemente bir yenisini, "eter"i eklemiştir. Dört element
bozunabilir ve kararsız maddelerdir. Gökyüzündeki cisimler ise bu kadar
değişken değildir. Bu nedenle yıldızlar başka bir maddeden, Aristo'nun
değişiyle "eter"den oluşmalıydı.
Rönesans
döneminde, kendisinden daha basit maddelere dönüştürülemeyen tüm maddeler
element kabul olarak edilmiştir. Pek çok element bu dönemde tanımlanmış ve
saflaştırılmıştır. Fakat o dönemde bileşenlerine ayrılamayan kireç, şap gibi
maddeler uzun süre element olarak kabul görmüştür.
Günümüzde ise
element; tek cins atomdan oluşan, hiç bir kimyasal ayrıştırma yöntemiyle
kendisinden daha basit maddelere dönüştürülemeyen saf madde olarak
tanımlanmaktadır.
116 farklı element bilinmektedir. Bunlardan 92 tanesi doğada bulunmakta, geri kalanlar yalnızca laboratuar ortamında oluşturulabilmektedir.
Günümüzde kabul edilen elementler, geçmişte sanıldığı gibi her şeyin temelini oluşturan en küçük tanecikler değildir. Atomların yapısını oluşturan çok daha küçük taneciklerin varlıkları günümüzde deneylerle ispatlanmıştır. Maddenin en fazla ne kadar bölünebileceği sorusu ise hala gizemini korumaktadır.
116 farklı element bilinmektedir. Bunlardan 92 tanesi doğada bulunmakta, geri kalanlar yalnızca laboratuar ortamında oluşturulabilmektedir.
Günümüzde kabul edilen elementler, geçmişte sanıldığı gibi her şeyin temelini oluşturan en küçük tanecikler değildir. Atomların yapısını oluşturan çok daha küçük taneciklerin varlıkları günümüzde deneylerle ispatlanmıştır. Maddenin en fazla ne kadar bölünebileceği sorusu ise hala gizemini korumaktadır.


